Merakla beklediğimiz Filmekimi Film Festivali’ne bu yıl 4-13 Ekim tarihleri arasında kavuştuk. Kendi adıma ifade edersem, bu festivali sevmemin iki nedeni var: Birincisi, Filmekimi’nin sonbaharın habercisi olduğunu düşünürüm; festivali çok sevdiğim mevsimle birlikte karşılamak ruhuma hep iyi gelir. İkinci ve daha mühim neden ise Filmekimi programının Cannes Film Festivali’nde gösterilen filmlerle dolu oluşu. Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye Ödülü’ne lâyık görülen, Sean Baker’ın yönettiği “Anora” filmine ne yazık ki bilet bulamadım -aynı üzüntüyle, Almodovar’ın çok merak ettiğim yeni filmi “Yandaki Oda”yı da izleyemedim- fakat birbirinden değerli on film izleyerek festivali dolu dolu geçirdim.

Sinemayı, film festivallerini, filmleri sinemada izlemeyi neden severiz? Sinema salonunun içine doluşan onlarca kişiyle birlikte sessizliğe bürünüp gözlerimizi beyaz perdeye yönelttiğimiz zaman, dışarıdaki dünyayı salonun gerisinde bırakır, kimi zaman güldüreceğini, kimi zaman düşündüreceğini, kimi zaman ağlatacağını önceden bilip kabul ettiğimiz, büyülü bir evrene doğru yol alırız. Bir müştereklik duygusuyla yaparız bu yolculuğu; birlikte güleriz, düşünürüz, ağlarız, kurmaca yaşamları izlemeyi severiz. Biliriz ki Oscar Wilde şu sözü söylerken haklıydı: “Edebiyat gerçekten daha gerçektir.” Edebiyattan çokça beslenen sinema da elbette gerçekten daha gerçektir.

Bu yazıda, Filmekimi’nde izlediğim filmlere dair notlarımı paylaşmak istiyorum. İzlediklerimi en çok beğendiğim filmden en az beğendiğim filme göre sıralayacağım.  

1- THE BRUTALIST

Festivale başlarken en merak ettiğim filmdi “The Brutalist”. Bir Adrien Brody hayranı olarak, iyi filmden söz etmeyeceksek bile iyi oyunculuk izleyeceğimden emindim. Fakat her anlamda iyi, iyiden de öte, dört başı mamur, harika bir film izledim.

Venedik Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kucaklayan Brady Corbet, iki yüz on beş dakikalık filminde tempoyu bir an bile düşürmüyor. Laszlo’nun göçmen karşıtlığına ve ırkçılığa maruz kalırken hissettiği kederi seyirci anbean hissediyor. Hayaller ülkesi Amerika’ya vurulmuş koca bir tokat da diyebiliriz film için; bu anlamda sözünü hiç sakınmayan senaryo kusursuz. Bauhaus ekolünün ve Brutalizmin doğuş dönemine tanıklık etmemize olanak sağlayan filmden mimarlarla modern sanata ilgi duyanların da oldukça etkileneceğini düşünüyorum. Filmin soundtrack’ini epey beğendim. Ayrıca “film arası” sürprizi şaşırtıcıydı, hoştu. Emin olduğum şeyi yinelemek isterim: “The Brutalist”i âdeta tek başına sırtlayan Adrien Brody, muazzam bir oyunculuk sergiliyor. Brody haricinde başka bir oyuncuyu bu rolde tahayyül edemiyorum.

2- MONTE CRİSTO KONTU

“Monte Cristo Kontu” beklentimin de üzerinde, şahane bir roman uyarlaması olmuş. Yakın zamanda romanı okuduğumdan, romanın ruhunun filme başarıyla aktarıldığını söyleyebilirim. Monte Cristo rolündeki Pierre Niney, hayli zor bir rolü hakkını vererek oynuyor. Edmond Dantès’in Monte Cristo Kontu’na dönüşümünü adım adım izliyor, bu dönüşüm sürecinde karakterin hayal kırıklığını, öfkesini, hırsını iliklerimize dek hissediyoruz.

Kostümler başta olmak üzere tüm görsel detayların incelikle düşünüldüğü film, seyirciyi Napoléon dönemi Fransasına götürüyor. Dickens “İki Şehrin Hikâyesi”nin ilk cümlesinde şöyle der: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü…” Her ne kadar Dickens bunu 1700’ler için söylese de 1800’ler düşünüldüğünde de sanıyorum en doğru tanımlama bu. “Monte Cristo Kontu” bu karşıtlığı çok iyi anlatıyor, hissettiriyor. Zamanların belki de en kötüsünden üç saatliğine de olsa uzaklaşmak için harika bir film. İlaveten, Pierre Niney’in Twitter hesabından duyurduğu üzere, “Monte Cristo Kontu”, “Amélie”yi de geçerek Fransa’da tarihin en çok izlenen yirmi filmi arasına girmiş. Hakkıdır!

3- KUTSAL İNCİRİN TOHUMU

İran filmlerini çoğunlukla beğendiğimiz, kültürlerimizdeki benzerlikten olsa gerek, bu filmlerle sıkı bağlar kurduğumuz malum. Mohammad Rasoulof’un “Kutsal İncirin Tohumu” adlı filmi, festivalde en beğendiğim üçüncü film oldu. Mahsa Amini’nin 2022 yılında polis tarafından katledilişinin ardından İran’daki feminist direnişleri konu alan film, yarı belgesel yarı kurmaca niteliğinde. Filmin senaryosunu da kaleme alan yönetmen manifestoya kaçma riski taşıyan bir konuda, hiç manifesto yapmadan, oldukça etkileyici bir sinema diliyle derdini anlatıyor. İktidara hizmet eden bir baba, eşi dolayısıyla iktidarın yanında bir anne ve iki kız çocuğu. İki kız, anne ve babalarına rağmen baş kaldırır, isyan eder. Çünkü “gerçekleri” gizlemek eskisi gibi kolay değildir, artık sosyal medya vardır, sokakta olan biteni anında izlemek mümkündür. Yalanlara kanmaz yeni kuşak, çünkü gerçekleri ellerindeki telefonlardan apaçık izler. “Kutsal İncirin Tohumu”nu seyrederken ülkemizdeki kadın cinayetlerini düşünüp öfkelenmekten, kederlenmekten kendimi alamadım. Film bu yönüyle etkileyici. Oyuncuların tümü çok başarılı. “Kutsal İncirin Tohumu” yalnızca Filmekimi’nin değil, yılın en iyi filmlerinden.

4- ATEŞLE OYNAMAK

İki kardeş birbirinden ne denli farklı olabilir? Aynı anne babaya, aynı yaşam koşullarına sahip iki erkek çocuk apayrı yollarda nasıl yürüyebilir? Pierre rolündeki Vincent Lindon ile başlamak istiyorum sözüme; mükemmel bir oyunculukla bir babanın hayal kırıklığını, üzüntüsünü seyirciye yansıtmış. Hayal kırıklığının nedeni olan, ırkçı ve şiddet eğilimli arkadaş çevresine sahip oğul Fus rölündeki Benjamin Voisin’in de çok iyi oynadığını eklemeliyim. Daha önce “Sönmüş Hayaller”deki Lucien rolüyle beğenimi kazanmıştı genç oyuncu, “Ateşle Oynamak”ta da filmografisine parlak bir oyunculuk eklemiş. Annelerin ve babaların filmden daha çok etkilenecekleri muhakkak. “Ateşle Oynamak”, çocuk yetiştirmenin zorlukları üzerine düşündürüyor. Bir yandan çocuğunuzu özgür bırakmak isterken, diğer yandan onu korumaktan vazgeçemezsiniz. Bu dengeyi kurmak zordur, bazan imkânsızdır. Filmin en can alıcı sözlerinden biriydi bence: “Oğlum, biz sana böyle mi öğrettik?”

5- BAĞLILIK

Hüzünlü hikâyeleri incelikli bir humour’la anlatan, diğer deyişiyle “yüzümde acı bir tebessüm bırakan” filmleri seviyorum. “Bağlılık” tam manasıyla böyle bir film. Başarılı oyuncu Valeria Bruni-Tedeschi’nin canlandırdığı Sandra, karşı komşusunun ailesine acı bir olayla beraber dâhil olur. Çocuğu olmayan, hatta çocuklarla mesafeli olduğunu anladığımız Sandra’nın dönüşümüne film boyunca tanıklık ederiz. Filmin çarpıcı yanlarından biri de feminizmin önemine dikkat çekmesi. “Bağlılık” aile, çocuklar, vefa, feminizm üzerine kıymetli sözler söyleyen, duygu yüklü bir film. 

6- MARCELLO MIO

Ünlü İtalyan aktör Marcello Mastroianni ile Catherine Deneuve’ün kızları Chiarra Mastroianni’nin belgeselvari filmi “Marcello Mio”, Filmekimi’nde izlediğim en tatlı filmdi. Bir gün babasının kılığına girip “Ben Marcello Mastroianni’yim” diyen Chiarra, tipik bir kimlik bunalımının ötesinde, babasına duyduğu özlemle karşımıza çıkıyor. Catherine Deneuve’de de bu özlemin izlerini görüyoruz. Fellini imzalı “La Dolce Vita” filminin Trevi Çeşmesi’ndeki ikonik sahnesine gönderme yapan bir sahneyle başlıyor “Marcello Mio”. Mizahın eksik olmadığı senaryosuyla hem güldürmeyi hem hüzünlendirmeyi film boyunca sürdürüyor. Elbette Catherine Deneuve, ışıltılı güzelliğiyle göz kamaştırıyor.

7- EMILIA PEREZ

Jacques Audiard’ın Cannes’da oldukça övülen yeni filmi “Emilia Perez”, göz alıcı bir “polisiye müzikal”. Temposu son derece güçlü. Selena Gomez’i ilk kez bir filmde izledim ve beğendim, sesiyle olduğu kadar oyunculuğuyla da çok iyiydi. İyi müzikal, iyi hikâyeyle birleştiğinde izleyiciye gerçekten seyir zevki veriyor. Hikâye çarpıcı: Cinsiyet değiştirme ameliyatı olan Manitas, bir uyuşturucu kartelinin lideridir ve geçmişini ardında bırakmakta zorlanacaktır. Bu sırada avukat Rita ona yardımcı olur. Emilia Perez’i izledikten sonra düşündüm ki Cannes’da filmin dört başrol oyuncusuna birden en iyi kadın oyuncu ödülü vermesi boşuna değilmiş. “Emilia Perez” için “Audiard’ın ‘Dheepan’dan sonra çektiği en iyi film” diyebilirim.

8- HÂLÂ BURADAYIM

Venedik Film Festivali’nden en iyi senaryo ödülüyle dönen “Hâlâ Buradayım”, gerçek bir yaşam öyküsüne dayanıyor. Brezilya’da, 1971’deki askeri diktatörlük döneminde tutuklanan Rubens Paiva’nın geride bıraktığı ailesi paramparça oluyor, çünkü uzunca bir süre Paiva’dan habersiz kalıyorlar. Anne Eunice çocuklarıyla beraber hayatta kalmak için yıllarca mücadele ediyor. “Hâlâ Buradayım” bir yandan Brezilya kültürüne, aile yapısına dair görüntüler sunuyor, diğer yandan siyasi zorbalıkların evrenselliğine ışık tutuyor. Uzunca bir dönemi -1971’den 2010’lara dek- anlatan film, kalp acıtan finaliyle beni ağlattı. 

9- AİLE

Kadına yönelik eril şiddeti konu edinen “Aile”yi izlerken öfkeyle doldum, aynı eril şiddetin acı örneklerine ülkemizde ne yazık ki her zaman tanık olduğumuz için elbette. Oyuncuların tümü bu dramı seyirciye aktarmada başarılıydı. Fakat senaryoda karakterlerin daha çok derinleştirilmesini beklerdim. “Aile” bu yönüyle sınıfta kalan, vasat üstü bir film. Hem senaryo hem de görsellik anlamında yenilikçi, büyüleyici, şaşırtıcı hiçbir şey yok filmde. Dolayısıyla “Aile”, benzerlerinin yanına eklenen bir film olmaktan öteye gidememiş.  

10- AYDINLIK HAYALLERİMİZ

“Aydınlık Hayallerimiz” Mumbai’nin kaosu içinde, her biri birbirinden farklı sorunlarla boğuşan üç kadını kadrajına alıyor. Kadınlığın evrensel dertleri bu filmde de karşımıza çıkıyor. Yönetmen Payal Kapadia feminist bir film yaratırken estetiğe verdiği özenle ayrıca dikkat çekiyor. Öte yandan, “Aydınlık Hayallerimiz”in iyi bir film olma çabasının yetersiz kaldığını düşünüyorum. Filmin yer yer aksayan temposunun nedenini senaryoya bağlıyorum. Maalesef senaryo umduğum kadar güçlü değildi. Diyaloglar yetersiz ve zayıftı. Bu açıdan “Aydınlık Hayallerimiz” beklentimin altında kaldı ve Filmekimi’nde en az sevdiğim film oldu.

– Merve Yakut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum gönder