* Hayriye Ünal ile bu söyleşi Yusuf Koşal tarafından gerçekleştirilmiş ve söyleşi sonundaki izleyici soruları da Koşal moderasyonunda alınmıştır. Ses kaydını Can Ülgen deşifre etmiştir. Söyleşi metni Kadir Tepe tarafından redakte edilmiştir.

Hayriye Ünal’ı hepiniz tanıyorsunuz, ancak kısaca tanıtalım. Kendisi dergicilik denince akla gelen isimlerden biridir. Şu anda Ankara merkezli Buzdokuz dergisinin genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor. Hayriye Ünal, çoksesli poetikası ve eleştirileriyle bilinen, şiir kitaplarıyla değerli bir yazar. Son kitabı Annem Bir Kraliçe Orlando Art’tan yeni çıktı. Orlando, minimalist kitaplar yayımlayan bir yayınevi ve bu format, Hayriye’nin şiirlerine de oldukça uygun olmuş. Güzel bir eser ortaya çıkmış. Şimdi öncelikle bu kitabın yazılış hikâyesini senden dinleyelim, ardından içeriği üzerine konuşalım.
Teşekkür ederim. Sunumun için de çok teşekkür ederim. Annem Bir Kraliçe çıkacağı zaman kitabın ismiyle ilgili bir eleştiri almıştım. Kraliçenin psikolojide bir tür anne narsisizmini işaret ettiğini söylediler. Oradan başlayayım. Düşündüm ve şiirin içinde geçen “annem feminist hiç değil, narsist hiç değil” dizesi aklıma geldi.
Ona bir misilleme mi yaptınız?
Hayır, yapmadım. Tam tersine, önce yazdım, sonra kitabın adını söylediğimde bir psikolog bana “Sen annem bir kraliçe diyorsun ama bu, anne narsisizmini ve anneyle ilgili bir karmaşaya işaret ediyor,” dedi. Şiire dönüp baktığımda, tam da olayı tersine çevirdiğimi fark ettim. Annemin dört kızı var ve ömür boyu kadınları destekledi. Erkeklerden çok çekmiş bir kadın olmasına rağmen, hiçbir zaman kendini feminist olarak ifade etmedi. Muhtemelen bu dili bilmiyordu. Narsist de değildi. O anlamda “kraliçeyi” ona yakıştırdım. Kitap okunduğunda, aslında tamamen dünyaya hizmet eden bir kadını anlatıyor. O tahtta oturan ve hizmet bekleyen değil, hizmet eden biri. Mesaj varsa buydu aslında: Kraliçe ifadesi benim açımdan bir ironi. Ne annem bir kraliçe ne de ben bir prensesim. Biz emeğiyle var olan kadınlarız.
Aristokrasiye de bir göndermesi yok mu?
Tabii, şöyle bir göndermesi var: Kitapta “Annem Robertli değil” diye bir dize de geçiyor. Yani, annem Robert Koleji mezunu olmadan, el emeğiyle var olmuş biri. Bu şiire, annem hayattayken o görsün gayesiyle başladım. Buzdokuz’da yayımlamayı düşünüyordum. Şiir iki sayfalık kısa bir metindi. Sonra Nilgün’den bir teklif geldi: “Bir şiir dosyan var mı? Mihri Kitaplığı için ne yapabiliriz?” dedi. O zaman annemle ilgili bu şiiri kitaba genişletmeye karar verdim. Şiirdeki şekiller, el aletleri, her şey şiire böyle girdi. Bir proje haline geldi ve kitap olarak çıktı. Annemin çantasında taşıyabileceği bir hale geldi. Buzdokuz çantasına sığmayacaktı ama bu kitabı taşıyabilecek.
Annelere daha uygun oldu.
Evet, annem için daha güzel bir hale geldi.
Kitabında kadın romancılarla metinlerarası bir ilişki kurduğun görülüyor. Mesela Füruzan’ın 47’liler, Nezihe Meriç’in Bozbulanık, Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları ve Sevim Burak’ın Yanık Saraylar adlı eserleri senin şiirinde yer bulmuş. Bu eserleri metinlerine dahil ederken nasıl bir akrabalık ilişkisi kurdun? Yazarları seçerken ve metinlerinde bu ilişkiselliği oluştururken nasıl bir yöntem izlediğini biraz açıklayabilir misin?
Soru için çok teşekkür ederim. Bu çok önemli bir soru, çünkü fark edilmesi zor bazı göndermeler yer alıyor. Örneğin, Füruzan’ın 47’liler adlı bir romanı var. Füruzan, öykü ve roman alanında değerli bir yazarımız. 47’liler romanı, 1947 doğumlu kişiler üzerinden dönemin yasaklarını, sınıf çatışmalarını ele alır. Annem de 1947 doğumlu, ben de 1973’te bu romanın yazıldığı yıl doğdum. Şiirimde “47’lidir” diyerek biyografik bir not düşerken bir yandan da Füruzan’a göndermede bulundum. Benzer şekilde, Olmayan Kuşlar Ansiklopedisi adlı başka bir romanı çağrıştırarak şiirimde “olmayan kuşları yazmadı, olanla boğuşmaktan” diye bir dize kurdum. Bir diğer örnek de Nezihe Meriç’in Bozbulanık kitabına olan göndermem. Annemin yaşamıyla ilişkilendirdiğim bu eserde, bozbulanık olan her şeyin yanı başında büyüdüğünü ima ettim. Latife Tekin de Berci Kristin Çöp Masalları’nı yazdı malum. Ancak bu kadın yazarlar hep tanındı. Oysa annem, yazdıklarıyla, yaptıklarıyla, ürettikleriyle hiçbir zaman tanınmadı. Belki annem de Robert Koleji mezunu olsaydı ihtimal ki bu kadın yazarlar gibi bilinen biri olabilirdi.
Sevim Burak’ın “Yanık Saraylar”ı da var…
Evet, ben kitabı tekstil malzemeleri üzerine kurmuştum.
Sevim Burak da bir terzi…
Evet, Sevim Burak da bir terziydi. Yazdıklarını perdelere iğneleyerek süreklilik oluşturuyormuş. Annem de perde diken, marifetli bir kadındı. Çocukken elbiselerimizi o dikerdi, fırfırlarını yapardı. Ben de onun yanında çıraklık yapardım. Kitapta da anlatıyorum; ilk asemik şiirim “Kumaş Üzerine Toplu İğneler” diye. Hep onunla sabunlarla çizimler yapar, iğnelerle oynardım. Oyuncaklarım fermuarlar ve benzeri şeylerdi. O dünyada, onun yaratıcılığını nasıl yansıttığını birinci elden gözlemledim. Ancak bu, ona hiçbir zaman bir stilist, moda evi tasarımcısı ya da marka olma fırsatı vermedi. Çünkü İstanbul’da değildi, onu besleyen ve destekleyen unsurlar yoktu. Dolayısıyla, onun bu yoksunluğunu anlatmak istedim. Annemin emeğini ben yazmasam kimse bilemeyecekti. Ben de annemi yazmak ve onun hikâyesini ortaya çıkarmak istedim. Annem beni doğurdu, ben de annemi bir nevi doğurmuş oldum.
Sana şunu da soralım: Metinde “Ontolojik Anarşist” ifadesi geçiyor. Biz bunu, Hakim Bey’in yani gerçek adıyla Peter Lamborn Wilson’un “T.A.Z.” kitabından esinlenerek anlıyoruz. Otonom bölgelerden bahsederken sanırım annen de kendi içinde kapalı bir otonom bölgede sanatını icra ediyor. Bu konuyla ilgili bize “Ontolojik Anarşizm” hakkında neler söyleyebilirsin?
Annemi iki kelimeyle tanımlamak gerekseydi, “Ontolojik Anarşist” derdim. Bu, Hakim Bey’in bir tanımı. Hakim Bey, klasik anarşizmden farklı bir yaklaşımls bahseder; örneğin, bir parkın ortasına bir plaket çakıp orayı kendine ait kılmak ya da sebepsizce bir banka soymak gibi eylemler. Anarşizm, bir başkaldırı ve reddediş şeklidir. Annemde de bu tavrı gözlemledim. Hiçbir şeyi kabul etmezdi; hep kendi içinde kapalı durur ve eleştirileri reddederdi. Onu ayrıca “Manipülasyon Savaşçısı” olarak da tanımlayabiliriz. Manipülasyon, kadınlar arasında adeta erkeksiz bir silah gibidir ve annem bu tür başkaldırı ve muhalif tavrıyla kendini bu manipülasyonlardan koruyordu. Bu, aslında bir savunma silahıydı. Politik anlamda da bir reddedişti. Ataerkil düzenle başa çıkmak için kendi küçük dünyasında savunma mekanizmaları geliştirerek ayakta kaldı ve herkesi sindirdi. Bunu “Ontolojik Anarşizm” olarak tanımladım ve ona en çok yakışan sıfat da buydu. Kendini koruma yöntemi, bir tür umursamazlık silahıydı. Bu gözlemimi kayda geçirmek istedim ve “Ontolojik Anarşist” ifadesini kullandım.
“Annem Bir Kraliçe” kitabında yine nesneler ön planda. Bu nesneler halı dokuma malzemelerinden oluşuyor; kirkit, makas, ipler var. Tengerek, yani yerel adıyla tengerek…
Tengerek aslında kirmen olarak bilinir. Yünlü malzemeleri ip haline getiren bir alet.
Eğirme aleti. Tokmak da var…
Tokmak, dokuma tezgâhında kullanılan bir alet. Sıkıştırarak dokuyorsun, küçük versiyonuna “kirkit” denir. Anneannemin kirmenini ve annemin tokmağını kitaba koydum. Anneannem ip eğirir, kazanda kök boyalarla boyar ve kilim dokurlardı. Kadınlar bu iş sayesinde, hiçbir erkeğe ihtiyaç duymadan nesiller boyunca geçimlerini sağladılar.
Şiirlerinde de nesne yönelimli bir bakış açısı görüyoruz. Nesneler bir yandan dekor gibi dururken, diğer yandan alegorik bir anlam kazanıyor. Mesela bir yerde “dili ip gibi dokumak” diyorsun. Perde ile dil arasında bir analoji kuruyorsun. Yunan’ın “Poiesis” dediği zanaatkârlığa gönderme yaparken, aynı zamanda poetik bir yapı ortaya çıkıyor.
Tekne ile poiesis gibi.
Ve işte böylece “Annem Bir Kraliçe” şiiri ortaya çıkıyor. Nesne yöneliminle ilgili biraz daha açmak ister misin? Bu nesneleri özellikle ne için seçtin? Şiirlerindeki çokseslilik anlayışına uygun bir söylem var burada.
Tabii, çok teşekkür ederim soru için. Şöyle bir noktadan başlayabiliriz: Burada nesnelerle aslında iki şeyi gerçekleştirmeye çalışıyorum. Birincisi; bu nesneler zanaat aletleridir ve zanaat ile sanat arasında belirgin bir fark vardır. Bu fark gözetilerek bir yol alınmış olsa da, günümüzde zanaat ve sanat giderek birbirine yaklaşıyor. Örneğin, Marjorie Perloff’un Radikal Zanaat adlı kitabı tamamen özgün sanatı ele alır, zanaatı değil. Dolayısıyla zanaat düşünüldüğünde, biz sanatı genellikle çıkarsız ve işe yarar bir üretim yapmayan bir şey olarak tanımlarız. Ancak annem gibi emekçi kadınların ürettiklerine baktığımızda, bu ürünlerin hep bir yarara dönüştüğünü görürüz. Bu zanaat ürünleri, aletler ile birlikte –çekiçten orağa kadar– hepsi üretim ve emeği simgeler.
Bu kitapta gerçekleştirmek istediğim şeylerden biri de sanat ile zanaatı birleştirerek kadın emeğinin, erkek emeğiyle veya daha genel anlamda işçi emeği kavramı üzerinden nasıl göz ardı edildiğini de göstermektir. Tarihsel sol hareketlerde bile kadının emeği ihmal edilmiş, hatta kadın yazarlar burjuva olmakla suçlanmışlardır. Bu kitaptaki amacım, tüm bu unsurları bir araya getirerek bir bağlantı kurmak ve eğirme aleti ile dokuma aletini bir emek sembolü olarak ortaya koymaktı.
Çekiç ve orağa da parodi…
Evet, orak ve çekiç parodisini, ihmal edilen kadını emek hareketine el aletleriyle dahil ederek dönüştürdüm. Eleştirmenlerin ve Türkiye’deki edebiyat ortamının, örneğin Gülten Akın’a karşı tavrını düşündüğümüzde, Akın’ın iyi bir şair olarak başladığını ama 10 yıl içinde frenlendiğini, burjuva olmakla suçlanmamak için politikleştiğini görüyoruz. Bu sebeple üç kitabından sonra politika yapmaya zorlanan (bir oto-zorlama da olabilir) bir kadın oldu. Benim yaptığım şey tam da burada anlam kazanıyor. Buna gerek yok. Biz, yaptığımız işlerle, kirkitimizle orağın ve çekicin yanında durabiliriz. Bu, ona karşı yapılan bir şey değil; aksine eksik bırakılan bir yönü tamamlıyor. Bu da bir üretim ve aynı zamanda bir ifade aracı. Annemin kelimeleri yoktu, kendini bu şekilde ifade edemiyordu ama ürettiği her şey bir şekilde dünyanın dört bir yanına yayıldı. Dört çocuğu var, onların çocuklarıyla birlikte el emeğiyle her yere bir şeyler yaptı, gönderdi. Şimdi biz hepsini saklıyoruz. Bu şekilde bir ifade aracına dönüştü ve benzer şekilde binlerce kadın var; isimsiz, anonim bir şekilde üreten ama aslında sevgisini, coşkusunu, acısını yaptığı işlerin içine gömen yüzlerce, binlerce kadın var. Bir erkeğin himayesinde olmadan ya da prestijli bir okuldan mezun olmadan da dünyayı inşa edebilirsin.
Octavio Paz’ın “şiirsel eylem” dediğine örnek olarak sen de bir meslek dalı olarak “halı dokuma”yı seçtin, değil mi?
Evet. Bunu bir model olarak değerlendirirsek tarlada çalışan kadının da yaptığı işin bir ifade aracı olduğunu söyleyebiliriz. Aslında kadınların üstlendiği tüm meslekler birer rol model olabilir.
Peki, bu kitabı feminist bir eser olarak değerlendirir misin? Kadın söylemi ve kadın adına söz alma gibi konular var. Feminist içerikli şiir ya da düşünce arasında nerede duruyor? Farklılıkları nedir?
Kitap yayınevinin Mihrî dizisinden çıktığı için kadın şairlere odaklanan bir çizgi izliyor. Ancak ben bu şiiri bir erkek olarak da yazabilmeliydim diye düşünüyorum. Karakter bir kadını anlattığı için feminist olarak değerlendirilebilir. Kitap, onun söylemediği şeyleri onun adına dile getiren bir özne gibi düşünülebilir.
Klasik feminizmden ayrılan tarafı o…
Türkiye’deki genelgeçer etiket feminizminden ayrışıyor tabii ki. Ama dünya çapında baktığımızda ben Simone de Beauvoir ve diğer ustalarla bağlantı kuruyorum.
Bir de Hélène Cixous adında bir feminist kuramcı var. “Dişil Yazın” kavramını ortaya atmış. Senin için de bu bir noktada dişil bir yazın mı?
“Dişil Yazın” tam da bu işte! Kastımız bu!
Şöyle bir iddiam var: “Dişil Yazın” söylemi özgürlükçü bir söylemdir ve erkek egemen hiyerarşiye karşı büyük bir alternatif oluşturabilir diyorsun. Argümanların nelerdir?
Kitapta biraz esprili bir şekilde “Dişil Yazın’ın” en organik üyesi annem dedim. “Dişil Yazın” aslında yazmayı içerir, ama biz poesis bağlamında yazını, sanatı bir şey oluşturmak, bir tür yaratmak olarak tanımladığımız için, annemin özgür iradesiyle yaptığı her şey tam da bu kapsamda değerlendirilmeli. Çünkü annem bir glitch ustasıydı bence; yaptığı işlerde hep bir şeyleri bozardı. Mesela, düz bir kilimi alışılan motifle süslemeyip rasgele bir yere bambaşka bir motif atardı, o zaman çocukken ona kızardım. “Neden bunu böyle bozuyorsun?” derdim. Alakasız bir rengi öyle bir eklerdi ki, o iş tam bir glitch olurdu. Kendini sabote ettiğini düşünürdüm. Buna bir tür otosabotaj da diyebiliriz. Aslında bu, onun öznelliğini de ortaya koyuyordu. Yani, ona dayatılan motifleri sabote ederdi. Bu bağlamdan yola çıkarak argümanımı şekillendirebilirim.
Yazılarında kadim olanı ihmal etmeyen bir yönün var. Burada kadim olandan kastım, Fethiye’ye özgü bir jargon ve yerel dil kullanman. Aynı zamanda, bu dili kullanırken modern unsurlara da yer veriyorsun; mesela bir yerde emoji kelimesi geçiyor veya alternatif bir emoji önerisi sunuyorsun. Fethiye jargonu hakkında da birkaç şey söylemek istersin belki. Hatta istersen birkaç örnek okuyayım, çok hoş ifadeler var. “Alama” mesela, yumruk büyüklüğünde taş anlamına geliyor ve şiirinde de geçiyor. Ayrıca arkada küçük bir sözlükçe de var. “Beleñarı” şöyle böyle anlamında, “De gidi dee” ifadesi ise ses tonuna ve duyguya göre farklı anlamlar taşıyor. Beklenmedik durumlara karşı bir tepki olarak kullanılıyor, “vay be” anlamına da gelir. Bir de “delisili” diye bir ifade var. Sözlükten başka örnekler de vereyim, mesela “farda” zor bir kilim modeli anlamına geliyor. “Veere” ise durmaksızın demekmiş.
“Veere” diye okunuyor. Çocukken çok kullanırdık, Rumca kökenli, viradan geliyor. Anlam kayması olmuş. Bizim bölgede Rumlarla iç içe olduğumuz için diller karışmış. Tabii Türkiye’nin diğer ucunda da benzer sözcük varmış. Ebubekir Bey kitabı okuduktan sonra onunla konuşmuştuk, o Malatyalı, onlar da aynı sözcüğü “verha” diye kullanıyormuş.
Yine Rumcadan bir kelime daha var, “Voyn.” Türkçede anlamı “Hey, lan!”, bir de “Yañış” var.
Antalya’nın bir bölgesinde de bu kelimeler kullanılıyor. Hatta biz dergiye Buzdokuz ismini vermeden önce “Voyn” da seçeneklerimiz arasındaydı. “Voyn” ismini dergi için çok istemiştim. Yerel ve tatlı bir kelime.
Bir tepeden tepeye haberleşmek için “Voyn” diye bağırırlarmış.
Evet, “Voyn!” diye seslenirler.
Bir de “Yanış” var, nazal “n” ile söyleniyor ve bir atasözü gibi kullanılırmış: “Yañış bilmeyen yanlışı iyi bilir.” Bu atasözü, iş yapmayan ama herkesi eleştiren kişiler için söylenirmiş. Bu tür jargonlarla ilgili bize biraz bilgi verir misin? Bu işaretler, Türk alfabesinde olmayan işaretler mi? Yazarken de öyle mi yazılmalı?
Mecburen öyle yazıyoruz, çünkü bu kelimelerin yazılı bir dili yok. Hep sözlü kullanılmışlar. İspanyolcada var o harf. Oradan alıyoruz; Fransızcada da var. Şunu söyleyebilirim: Bu ifadeleri kitaba koyma fikri şöyle doğdu: Annem, sözlü kültüre çok hâkim ve onu yoğun bir şekilde kullanan, aynı zamanda birçok kelimeyi, meseli, deyimleri bilen bir kadın. Her seferinde ondan yeni bir atasözü, deyim veya farklı bir söz duyarız. Bu durumu kayıt altına almak için aile içinde bir WhatsApp grubu kurduk. Annemle birlikteyken herkes ses kaydı alıyor ve bu süreçte 50 sayfayı aşan bir arşiv oluşturduk. Artık bu, küçük bir sözlük oldu. Bu ifadelerin çok büyük kısmını Google’da bulamıyorsunuz. Şimdi bu kayıtları topluyorum. Eğer ilgilenen bir halk bilimci bulabilirsem, bunu bir tez çalışmasına dönüştürmek istiyorum. Fethiye yöresine ait bu kültür, annem öldüğünde yok olacak çünkü biz sonraki nesil bunların hiçbirini kullanmıyoruz. Böyle bir çalışma da başlattık aile içinde.
Tanıklı bir sözlük gibi diyebiliriz.
Kesinlikle. Eğer bir sözlük gibi bir çalışma yapılabilirse, seninle de bu konuda konuşabiliriz. Halk bilimi açısından bu tür çalışmaların yapılması gerekiyor çünkü yaşlılar öldüğünde, dilin birçok değerli parçası da kayboluyor. Halbuki orada çok zengin bir dil var ve anlatım gücü oldukça yüksek. Öyle kelimeler kullanılıyor ki Türkçede birebir karşılığı yok, ama büyük bir anlatım gücüne sahip. Mesela, “kalleş” kelimesi yazılı dilde ihanet eden anlamına gelir, ama Fethiye yöresinde çok farklı bir anlam taşır. Orada bu kelimenin 5-6 farklı özelliği bulunur ve sadece belli tipte insanlara denir. Bu kelimeyi duyduğunuzda o kişiyi tanımlayan bir tipolojiyi hemen anlarsınız.
Şiire çok küçük bir kısmını dahil ederek yerel bir kültürün bu unsurlarını kullanmak istedim. Fethiye gibi çok lokal bir bölgenin dilini, daha evrensel bir kavramla birleştirmeyi amaçladım. Kitapta orak ve çekiç gibi evrensel simgelerle yerelin nasıl birleşebileceğini göstermek istedim. Küçük çaplı bir çalışma, belki bir kitaplık bir şey, ama arka planında böyle bir felsefe yatıyor. Yerel ve sözlü kültürü yazılı kültüre nasıl dahil edebileceğimiz konusunda bir örnek teşkil etmesini istedim.
Tek bir şiir ama o kadar zengin ki, üzerinde uzun uzun konuşulabilir. Katman katman bir metin bence. Bu kitabın feminizmle alakası hakkında konuştuk. Şimdi, Hayriye Ünal’ın kitaplarını okuduğumuzda, kadın sesinin öne çıkışını, bazen diklenen bir tonla ifade edişine rastlıyoruz. Bu kitabın, önceki şiir kitapların arasında nasıl bir yere sahip? Diğer eserlerinden ayrılan belirgin bir yanı var mı?
Bu, benim yedinci kitabım oldu. İlk altı kitapta, özellikle ilk iki kitapta hep bir hesaplaşma vardı. Üçüncü ve dördüncü kitaplarda bir proje üzerinde çalıştım, ardından bir kitabımda aşk şiirleri yazdım. Sonra, daha deneysel şiirlere yöneldim. Ancak bu kitap, diğer eserlerimden ayrıştığı noktada, kendimden çıkıp tamamen başka bir insanın portresini yazmaya odaklanmam oldu. Bu süreçte kendimi adeta bir tarihçi gibi hissettim; sanki ben yazmazsam bu tarih kayda geçmeyecekmiş gibi. Bazı yazılarımda da aynı hissiyatı taşıyorum. Ben yazmazsam, o şekilde yazılmayacak ve tarihe bu kayıt düşmeyecek hissiyle hareket ediyorum. Bu kitap da aynı sorumluluk duygusuyla yazıldı. Eğer ben yazmasaydım, ne kız kardeşlerim ne de başka bir akrabam bunu yazacaktı. Annemin de böyle bir dili yoktu. Eleştiri yazılarımla benzer bir yönü var; hakikati örtmeden, gömülüp gitmesine izin vermeden açığa çıkarma çabası taşıyor. Bu anlamda, daha politik bir kitap diyebilirim. Tek bir kişiyi anlatıyor gibi görünse de aslında tüm annelerin simgesel bir portresini çiziyor.
(İzleyici sorusu) Bir gün “Babam Bir Kral” diye bir erkek böyle bir parodi yapsa, hoşunuza gider miydi?
Hoşuma gider tabii, böyle cevaplar çok hoşuma gider. Zaten bu durumu doyasıya yaşıyorsunuz. O kralı, babanızı birçok kez teslim ediyorsunuz. Bir kez de bu şekilde teslim etmek… Bilmiyorum. Kızların babasıyla ilişkisi bu zaten. Onlar için her şey “babam, büyük adam, dev adam”! Benim için de öyle. Babamı yazmak da istiyorum, çok özel biri.
(İzleyici sorusu) Az önce tarihe bir iz bırakmaktan bahsettiniz. Michel Foucault’nun “Küçük İnsanlar Tarihi” adlı bir kitabı var, hiç karşılaştınız mı bilmiyorum. Aslında aynı konuyu işliyor. Kitapta belli başlı işçilerin, sıradan insanların ve çiftçilerin isimleri yer alıyor. Doğum, ölüm ve belirli bir tarih var. Siz poetik bir şey ortaya koyarken aynı zamanda bir tarihçilik vasfı da üstlenmiş oluyorsunuz. Bu daha ilgi çekici geldi bana, mikro tarih yapıyorsunuz ve belki bunu açmak istersiniz diye eklemek istedim. Ayrıca etnografik bir çalışma da yapıyorsunuz ve bu gerçekten çok önemli. Ortada çok kıymetli bir iş çıkarmışsınız.
Çok teşekkür ederim, bu çok güzel bir soru.
(İzleyici sorusu) İzninizle buradan devam edip soruyu genişleteyim. Fethiye, herkesin önceden bir yargı beslediği bir yer değil. Karadeniz bölgeleri, özellikle Rize ve Trabzon, daha sempatik gelir insanlara. Bu bölgeler hakkında herkesin bir fikri vardır. Ancak Fethiye ile ilgili, oraya dair bir yargı olmadan yapılan bir sözlü kültür çalışması… Mesela, “Atma Türküsü” var mı, şive farklılıkları nelerdir, dansları nedir? Bu konuda pek fazla fikri olan yok. Ancak orada başka bir dil oluşturmak, gidilmemiş bir yoldan gitmiş olmak gerçekten çok değerli.
İkinize de çok teşekkür ederim. Son dönemde özellikle mikro tarihler ve küçük nesnelerin tarihleri yazılmaya başlandıkça, büyük tarih anlatılarının ne kadar yanıltıcı olabileceğini daha net görmeye başladık. Bu kitap da bu anlamda bir başkaldırının başlangıcı olabilir. Tıpkı nesneler için yazılan mikro tarihler gibi, kişiler için de mikro tarihler vardır. Değerli yorumlarınız için teşekkür ederim.
(İzleyici sorusu) Biz anneler, özellikle de kolej mezunu olmayan kadınlar, önümüzdeki on ya da yirmi yıl içinde bir atılım gerçekleştirebilecek miyiz? İkinci Yeni’de “Parasız Yatılılar” gibi bir atılım vardı, ileride bizden de bu şekilde söz edilecek mi sizce?
Bu konuda uzun yıllar boyunca umut besledim. Ancak son dönemde duygularım değişti. Buzdokuz’un 24. sayısında bir yazı kaleme aldım. Bu yazıda, Şükûfe Nihal’den başlayarak Ermeni kadın yazarlar ve Nilgün Marmara’ya kadar uzanan bir dönemi ele aldım. Yazı serisi olarak düşündüğümüz bu çalışma, Nilgün Marmara’dan sonrasını da kapsayacak. Yazarken fark ettim ki biz geçmişteki kadınları bizden geride zannediyoruz, ama aslında onlar çok aydın insanlardı. Şükûfe Nihal gibi aydın bir kadının bile kendisinin unutulacağını düşündüğünü sanmıyorum. O dönemde de çok güçlü kadınlar vardı ve daha da ilginci, 1800’lerde kırk tane kadın dergisi çıkmış, inanabiliyor musun? Bugün yok zannederiz, ama müthiş bir kadın hareketi ve çalışması vardı, sadece isimleri bilinmiyor çünkü sistem hepsini kapatmış. Adeta daksil ile siler gibi silmişler, yokluklarını yaratmışlar. Biz bugün dünyanın farkındayız, sosyal medya var, Fransa’dan anında haber alıyoruz, Amerika ile eşdeğer bir hızda ilerliyoruz, kadın dergiciliği yapıyoruz. Fakat onların da çok çalıştığını unutuyoruz. İş yaptığımız arkadaşlarımız bile gizli gizli bizi örtmek için çalışıyorlar. Gece gündüz böyle bir savaş var maalesef. Çok zor. Elli yıl sonra benim söylediklerimi değil, muhtemelen bir erkeğin söylediklerini konuşacaklarını hayal edebiliyorum.
Yani, çok güçlü olman lazım, çok fazla ısrar etmen gerekiyor. Çalışıyorlar, ama biz on çalışıyorsak onların bir çalışması yetiyor. Bunu düşmanca söylemiyorum. Kadın-erkek ayrımı üzerinden de kurmuyorum; aslında erkekleri fert fert kastetmiyorum, beni destekleyen birçok erkek de var. Başta ekip arkadaşlarım olmak üzere, beraber çalıştığımız erkeklerin şahsi olarak böyle bir kapatma düşüncesi olmayabilir. Ama sistem, kadınları frenlemek, ürettikleri her şeyi kontrol altına almak üzere kurulu. Bazı kadınlar da bu sistemi destekliyor ne yazık ki. Bu nedenle umudum çok az. Kırk yaşına kadar çok umutluydum, ama umudum gittikçe azalıyor.
(İzleyici sorusu) Zaten bu konuda yeni tartışmaları Nur Alan da takip ediyordur. Feminizm, queer tartışmalarından sonra büyük oranda eskidi bence. Feminist temsil talebi, iktidar ve dil üzerinden bir iktidar pratiği. Sana bir yer ayrılmış ve o yeri talep ediyorsun, sonunda da o yer veriliyor. Bu ikili ayrım, özellikle poetik yapısalcıların söylediği bir şey. Burada Cixous’nun “Yazın ve kendinizi ifade edin” demesi makul gelebilir. Ama ben burada antropolojik bir yön de görüyorum. Karşımızda bir Yörük kadını var aslında; tıpkı Yaşar Kemal’in “Binboğalar” kitabında anlattığı gibi. Annen sözlü kültürün ürünü, sen ise yazılı kültürün ürünü bir kadın olarak toplumsal yapıda yer aldın.
Evet, evet! Tam doğru bir tanım, evet!
(İzleyici sorusu) Annenin dilde ve sözlü kültürde kendini ifade etme imkânlarının, kelimelerin, araçların daha fazla olduğunu görüyorum. Yazılı kültür ise bunu sanki ehlileştirmiş gibi. Aradaki farkı nasıl değerlendiriyorsun? Sanki annenin elindeki imkânlar daha fazlaymış gibi görünüyor.
Evet, belki de ben bunu küçük bir kitapta tek bir şiirle ifade ettiğim için böyle bir karşılaştırma doğru olabilir. Annem için dil, bir silahtı. Atasözleri ve deyimlerle özellikle babamla olan tartışmalarını hatırlıyorum. Babam bir şey söylerdi ve annem öyle bir laf ederdi ki bizi kahkahaya boğardı. Kahkaha, Nietzsche’nin de dediği gibi, hakikati ortaya çıkaran ve otoriteyi yıpratan güçlü bir silahtır. Annem de bu gücü mükemmel şekilde kullanırdı. Babam, otorite figürüydü. Bu, sadece babama özgü değil; genel olarak babalar otoritenin ve geleneğin devamcıları olarak kabul edilebilir. Ancak babam çok değerli bir insandır, kendi hatalarını fark edip sürekli kendini geliştirmiş, güncellemiştir. Konuyu kişisel boyuta taşımak istemem, ama genel olarak babaların otoriteyi/geleneği temsil ettiği söylenebilir, annemin kahkaha ile otorite yıpratan yönünü çok gözlemledim.
Bu bana kahkaha atan tanrıçaları hatırlattı.
Evet! Hélène Cixous da bu konuda “Medusa’nın Gülüşü”nden bahseder. Sanat, kahkaha ve cinsellik ile iktidarın yıpratılabileceğini söyler. Bu bağlamda kahkahanın gücü gerçekten çok önemli. Mizah da aynı şekilde iktidarı zayıflatan bir araçtır. Burada somut iktidardan ya da hükümetlerden bahsetmiyorum; soyut bir iktidar kavramından söz ediyorum. Mizahın bu anlamda çok önemli olduğunu düşünüyorum.
(İzleyici sorusu) Kitapta nesnelerle dolu bir dünya var. Hemen her şiir bir nesneye bağlanıyor. Bu kitaba bir “nesne-şiir kitabı” diyebilir miyiz?
Diyebiliriz. Hatta “sivil şiir” ya da “nesne şiiri” de diyebiliriz. İdealler ve büyük fikirler genellikle nakış-dikiş gibi konuları küçük görme eğilimindedir. Fakat hayatın devamını sağlayan şeyler aslında bu küçük detaylardır. Mesela çocuklar bir yeri söktüklerinde tamir için size getirirler ve bu durum önemsiz gibi görünür ama hayat oradan devam eder. Ankara CerModern’de sürdürülebilirlikle ilgili çok güzel sergiler yapıldı. Bu sergilerde yamalar da hep öne çıktı. Annem, en küçük kumaş parçasını bile atmazdı. Çünkü kumaş, dokunmuşsa insan emeğidir ve çöpe atılamaz. Annem, bu parçaları bir araya getirerek örtüler yapardı. Ben bunlara patchwork (kırkyama) diyorum. O patchwork’lerle büyük masa örtüleri, yatak örtüleri yapardı ve bunları tamamen kuralsız bir şekilde, kendi kafasına göre yapardı. O yüzden ona “glitch ustası” diyorum, çünkü her zaman desenleri bozardı, kuralları sadece onun kafasında olurdu ve tahmin etmek mümkün değildi. Cebin birini mutlaka diğerinden farklı yapardı. Bu yüzden de ona anarşist demiştim.
